19 Ağustos 2026 Çarşamba ANTALYA 29°
Günlük Haber

ULUSAL NEWS

“Ulusal Gündem”
Son Dakika

İmar Yasasına Takılanlar: 25 Yıllık İmar Politikalarının Yarattığı Mağduriyetler Büyüyor

“25 yılda milyonlarca mağdur yaratıldı”: İmar Yasasına Takılanlar çözüm bekliyor

KÖKSAL SELÇUK 19 Ağustos 2026 944 okunma 13 dk okuma
Kontrollu-Bina-Yikim-Firmasi
Kontrollu-Bina-Yikim-Firmasi

İmar Yasasına Takılanlar Derneği Genel Başkanı İbrahim Hacıoğlu, ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapıların belirli koşullarla Yapı Kayıt Belgesi kapsamına alınmasını ve Hazine taşınmazları üzerindeki Yapı Kayıt Belgeli yapıların satışına ilişkin sürelerin uzatılmasını öngören kanun teklifine dikkat çekti. Hacıoğlu, son 25 yılda imar, mülkiyet, orman, konut ve kırsal yerleşim alanlarında uygulanan politikaların milyonlarca kişiyi farklı başlıklar altında mağdur ettiğini belirterek, “Her yaştan milyonlarca mağdur yaratıldı” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’de yıllardır çözülemeyen imar ve mülkiyet sorunları, yeni bir yasal düzenleme tartışmasıyla yeniden gündemin üst sıralarına taşındı. Ruhsatsız ve ruhsat eklerine aykırı yapıların hukuki statüsüne ilişkin tartışmalar sürerken, özellikle büyükşehir yasası sonrasında mahalleye dönüşen köylerdeki yapılaşmalar, tarım arazilerindeki hobi bahçeleri, Yapı Kayıt Belgesi bulunan ancak çeşitli nedenlerle hukuki sorun yaşayan yapılar ve Hazine taşınmazları üzerindeki yapılar milyonlarca vatandaşı yakından ilgilendiriyor.

İmar Yasasına Takılanlar Derneği Genel Başkanı İbrahim Hacıoğlu, gelinen noktayı “25 yılda milyonlarca mağdur yaratıldı” sözleriyle değerlendirdi.

Gündemdeki kanun teklifinde ise kişinin kendi tapulu arsa veya tarlasına 31 Aralık 2023 tarihinden önce yaptırdığı ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapıların, afet risklerine karşı dirençli olması şartıyla Yapı Kayıt Belgesi kapsamına alınması öngörülüyor. Teklifte ayrıca Hazine'ye ait taşınmazlar üzerine inşa edilmiş Yapı Kayıt Belgeli yapıların, belge sahipleri ile bunların kanuni veya akdi haleflerine talepleri üzerine satılmasına ilişkin sürenin uzatılması amaçlanıyor.

Teklifin Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu ile birlikte Plan ve Bütçe Komisyonu'na sunulduğu belirtiliyor.

Ancak tartışmanın yalnızca yeni bir Yapı Kayıt Belgesi düzenlemesinden ibaret olmadığına dikkat çekiliyor. Türkiye'nin son çeyrek yüzyılında birbirini izleyen 2/B düzenlemeleri, imar affı, Büyükşehir Yasası, sosyal konut politikaları ve son dönemde hobi bahçeleri üzerinden yürütülen düzenlemelerin, birbirinden bağımsız değil, aynı yapısal sorunun farklı dönemlerde ortaya çıkan sonuçları olduğu savunuluyor.

Çeyrek asırlık sorun: “Mağduriyetler kronolojisi”

Gazeteci Yusuf Yavuz'un değerlendirmelerinde de Türkiye'nin son 25 yılı, farklı dönemlerde ortaya çıkan ve kamuoyunda çoğunlukla birkaç harfle ifade edilen mağduriyet başlıkları üzerinden ele alınıyor.

Emeklilikte Yaşa Takılanlar, çıraklık ve staj sigortası mağdurları, atanamayan öğretmenler, mahalleye dönüşen köyler, Yapı Kayıt Belgesi mağdurları ve İmar Yasasına Takılanlar...

Bu başlıkların her biri farklı bir mevzuat alanına ilişkin görünse de ortak noktaları, geçmişte alınan siyasi ve idari kararların daha sonraki yıllarda önemli toplumsal sorunlara dönüşmesi.

Yavuz'un analizinde bu durum, iktidarın 25 yıllık yönetim döneminde biriken “mağdurlar topluluğu” üzerinden değerlendiriliyor.

Bir tarafta iktidarın uzun süreli siyasi başarısından kaynaklanan özgüven ve siyasi güç bulunurken, diğer tarafta geçmişte iktidara destek veren geniş toplum kesimleri arasında büyüyen mağduriyet duygusu dikkat çekiyor.

Bu tablo özellikle seçim dönemlerinde daha belirgin hale geliyor.

Vatandaşların geçmişte kendilerine verilen sözleri, yapılan düzenlemeleri ve kamu kurumlarının uygulamalarını bir tür hukuki güvence olarak değerlendirmesi; daha sonraki yıllarda ise aynı yapıların mevzuata aykırılık gerekçesiyle yıkım veya yaptırım tehdidiyle karşılaşması, ciddi bir güven sorununa yol açıyor.

İmar rantı ile siyaset arasındaki tartışma

Türkiye'deki imar politikalarına ilişkin tartışmanın bir başka boyutunu ise imar rantı ve siyaset ilişkisi oluşturuyor.

Özellikle büyükşehirlerde kent merkezlerindeki yüksek değerli araziler üzerinden yapılan plan değişiklikleri, büyük konut projeleri, rezidanslar, lüks konut alanları ve parsel bazlı imar düzenlemeleri uzun yıllardır kamuoyunun tartıştığı konular arasında.

Eleştirilerin merkezinde ise birbütüncül kent planlaması yerine, belirli parseller üzerinden gerçekleştirilen plan değişikliklerinin kentlerin geleceğini belirlemesi bulunuyor.

Bu noktada ortaya çıkan temel soru şu:

Bir tarafta büyük ölçekli projeler için plan değişiklikleri yapılırken, diğer tarafta kırsal alanda yıllardır yaşayan vatandaşların kendi evleri veya küçük ölçekli yapıları neden aynı planlama bütünlüğü içerisinde değerlendirilmiyor?

İmar Yasasına Takılanlar'ın itirazlarının önemli bir bölümü de bu çelişkiye dayanıyor.

Kentlerde yüksek rant üreten alanların hızla planlanıp yapılaşmaya açılabildiği, buna karşılık mahalleye dönüşen köylerde yaşayan vatandaşların temel yapılaşma ve mülkiyet sorunlarının yıllarca çözümsüz bırakıldığı ileri sürülüyor.

“Parsel bazlı kentleşme” eleştirisi

Türkiye'de son yıllarda yaşanan kentleşme biçimine ilişkin en önemli eleştirilerden biri de parsel bazlı planlama.

Büyükşehirlerde farklı siyasi partilere mensup belediyeler bulunmasına rağmen, büyük ölçekli inşaat yatırımları ve imar değişiklikleri söz konusu olduğunda benzer tartışmaların yaşanması, imar rantının yalnızca tek bir siyasi parti veya belediyeyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor.

Eleştirel bakışa göre kent merkezlerinde yüksek rant sağlayan projeler gündeme gelirken, kırsal alanlarda yaşayan emekli, çiftçi veya dar gelirli vatandaşın kendi arazisi üzerindeki küçük yapısı çok daha farklı bir hukuki değerlendirmeye tabi tutuluyor.

Bu durum, “Kimin arazisi planlanıyor, kimin yapısı yıkılıyor?” sorusunu gündeme getiriyor.

Büyükşehir Yasası köylerin statüsünü değiştirdi

Sorunun önemli dönemeçlerinden biri de 2012 yılında çıkarılan Büyükşehir Yasası oldu.

Büyükşehir belediyesi sınırlarının genişletilmesiyle çok sayıda köy mahalle statüsüne dönüştürüldü.

Bu değişiklik yalnızca idari bir düzenleme olmadı. Köylerin geleneksel yapılaşma biçimleri, tarımsal faaliyetleri, arazi kullanımları ve mülkiyet ilişkileri de yeni bir imar düzeninin içerisine girdi.

Yıllardır köy niteliğinde yaşayan yerleşimlerde bulunan evler, ahırlar, depolar, tarımsal yapılar ve son dönemde ortaya çıkan küçük konutlar yeni mevzuat açısından farklı sorunlarla karşı karşıya kaldı.

Özellikle büyükşehirlerde kırsal yerleşim alanlarının tamamının aynı hızla planlanamaması, vatandaş ile kamu kurumları arasındaki hukuki belirsizliği daha da büyüttü.

Hobi bahçeleri: Sorunun görünen yüzü

Son dönemde kamuoyunda “hobi bahçeleri” başlığı altında tartışılan yapılaşmalar ise aslında çok daha geniş bir sorunun yalnızca görünen kısmını oluşturuyor.

Pandemi döneminde kentlerden kırsal alanlara yönelişin hızlanmasıyla birlikte tarım arazilerinde küçük parseller üzerinde yapılan yapılar yaygınlaştı.

Bu yapıların bir bölümü ticari amaçlarla oluşturulan büyük projeler şeklinde ortaya çıkarken, başka bir bölümünde ise emekli vatandaşların kentten uzaklaşma, kendi gıdasını üretme veya kırsalda küçük bir yaşam alanı oluşturma arayışı bulunuyor.

Dolayısıyla bütün bu yapıları tek bir kategori altında değerlendirmek, sorunun toplumsal boyutunu görmezden gelme riskini taşıyor.

Bir tarafta yüksek bedeller karşılığında pazarlanan lüks villalar ve ticari amaçlı projeler bulunurken, diğer tarafta hayatının birikimini küçük bir ev veya tarımsal üretim alanına yatıran vatandaşlar bulunuyor.

Bu nedenle İmar Yasasına Takılanlar, kapsamlı ve ayrıştırıcı olmayan bir çözüm talep ediyor.

“Yara da yarabandı da aynı anlayışın ürünü”

Yusuf Yavuz'un değerlendirmesinde ise imar affı ve sonrasındaki uygulamalar “yarayı açanla yara bandı dağıtanın aynı anlayış olması” üzerinden eleştiriliyor.

Bu yaklaşımın temelinde, yıllarca denetlenmeyen veya farklı nedenlerle göz yumulan yapılaşmaların daha sonra bir seçim döneminde “af” veya “barış” düzenlemesiyle yasallaştırılmaya çalışılması, ardından aynı yapıların başka bir dönemde mevzuata aykırılık gerekçesiyle gündeme gelmesi bulunuyor.

Bu durum, vatandaş açısından ciddi bir hukuki güvenlik problemi yaratıyor.

Vatandaşın temel sorusu ise şu hale geliyor:

“Devletin bilgisi dahilinde elektrik, su, yol veya başka altyapı hizmetlerinden yararlanan ve geçmişte çeşitli düzenlemeler kapsamında başvuru yapan yapım neden bugün yıkım tehdidiyle karşı karşıya?”

2018: “Cumhuriyet tarihinin en önemli imar barışı”

Sorunun en önemli dönüm noktalarından biri 2018 yılındaki İmar Barışı düzenlemesi oldu.

Haziran 2018 seçimleri öncesinde gündeme getirilen düzenleme, ruhsatsız veya imara aykırı yapıların belirli koşullarla kayıt altına alınmasını amaçlıyordu.

Dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki tarafından yapılan açıklamalarda düzenlemenin milyonlarca yapıyı ilgilendirdiği belirtilmişti.

Vatandaşlardan Yapı Kayıt Belgesi başvuruları alınmaya başlandı.

Bu süreçte milyonlarca vatandaş devlete başvurarak yapılarıyla ilgili kayıt oluşturdu ve belirlenen bedelleri ödedi.

Ancak ilerleyen süreçte bazı Yapı Kayıt Belgeleri iptal edildi, bazı taşınmazlarda tapu ve mülkiyet sorunları ortaya çıktı, bazı yapılar ise çeşitli gerekçelerle yıkım riskiyle karşı karşıya kaldı.

Böylece 2018'de çözüm amacıyla atılan adımın ardından yeni bir mağduriyet alanı ortaya çıktı.

“İmar affı geleceğe ihanettir” tartışması

2018 yılında imar affının kapsamının genişletilmesi ve süresinin uzatılması döneminde, şehir plancıları ve meslek kuruluşları tarafından çeşitli uyarılar yapılmıştı.

İmar affının kısa vadede vatandaşın sorununu çözebileceği, ancak plansız ve denetimsiz yapılaşmayı teşvik etmesi halinde uzun vadede çok daha büyük sorunlar yaratabileceği yönündeki eleştiriler gündeme gelmişti.

Bugün yaşanan tartışmalar, bu uyarıların yeniden hatırlanmasına neden oluyor.

Özellikle deprem riski, yapı güvenliği, tarım topraklarının korunması, su kaynakları, ormanlar ve doğal alanların korunması bakımından imar kararlarının yalnızca mülkiyet sorununu çözmeye yönelik olmaması gerektiği belirtiliyor.

2011: 2/B düzenlemesi de benzer tartışmalar yaratmıştı

İmar sorunlarının bir başka ayağını ise 2/B arazileri oluşturdu.

2011 genel seçimleri öncesinde 2/B arazileri konusunda geniş kapsamlı bir düzenleme gündeme getirildi.

Orman vasfını çeşitli nedenlerle kaybetmiş ve belirli koşulları taşıyan arazilerin kullanıcılarına satışı üzerinden yürütülen süreçte, özellikle Antalya, İzmir ve Muğla gibi orman alanlarının ve kırsal yerleşimlerin yoğun olduğu bölgelerde ciddi tartışmalar yaşandı.

Vatandaşlardan satış bedelleri talep edilmesi, fiyatların yüksek bulunması ve mülkiyet sorunlarının çözümünün mali yük getirmesi, çeşitli bölgelerde protestolara neden oldu.

Bu süreçte mağdur olduğunu savunan vatandaşların temel itirazı, yıllarca fiilen kullandıkları arazilerle ilgili sorunun çözümü için kendilerinden yüksek bedeller istenmesiydi.

2022: Bu kez gündemde sosyal konut vardı

İktidarın seçimlere giden dönemlerde geniş toplum kesimlerini ilgilendiren konuları büyük ölçekli projelerle gündeme taşımasının bir başka örneği ise 2022 yılında açıklanan sosyal konut projesi oldu.

TOKİ üzerinden yürütüleceği açıklanan proje, “Cumhuriyet tarihinin en büyük sosyal konut projesi” söylemiyle kamuoyuna duyuruldu.

Milyonlarca kişinin başvuru yaptığı proje, Türkiye'deki konut ihtiyacının boyutunu da ortaya koydu.

İmar affı, 2/B ve sosyal konut gibi birbirinden farklı görünen başlıkların ortak noktası ise barınma, mülkiyet ve arazi kullanımının milyonlarca vatandaşın hayatını doğrudan etkilemesi.

Kaçak yapı, orman arazisi ve konut sorununun ortak noktası

İmar Yasasına Takılanlar'ın ortaya koyduğu temel argümanlardan biri, kaçak ve plansız yapılaşma, 2/B arazileri, kırsal yerleşimler ve konut sorununun birbirinden tamamen bağımsız ele alınamayacağı.

Bu alanlarda yıllarca süren denetim eksiklikleri, planlama sorunları, altyapı hizmetlerinin götürülmesi ve siyasi söylemler nedeniyle vatandaşlarda belirli bir hukuki güven duygusu oluştuğu savunuluyor.

Ancak sonrasında mevzuatın katı biçimde uygulanmasıyla ortaya çıkan yıkım kararları, vatandaş açısından “aldatılmışlık” duygusunu büyütüyor.

Özellikle seçim dönemlerinde verilen sözlerle sonraki uygulamalar arasındaki fark, kamuya duyulan güveni de zedeliyor.

“Oy verdim, şimdi evimi yıkıyorlar”

Türkiye'nin farklı illerinde son dönemde yükselen tepkilerin ortak cümlelerinden biri de bu.

“Oy verdim, evimi yıkıyorlar.”

Bursa, İzmir, Antalya, Konya, Ankara ve Kayseri başta olmak üzere farklı kentlerde benzer yakınmaların gündeme gelmesi, sorunun yalnızca belli bir bölgeyle sınırlı olmadığını gösteriyor.

Vatandaşların bir bölümü geçmişte kendilerine sunulan düzenlemeleri ve siyasi vaatleri dikkate alarak yatırım yaptığını, ev yaptığını veya arazi satın aldığını belirtiyor.

Bugün ise aynı kişiler, yaptıkları yapıların mevzuata aykırı olduğu gerekçesiyle yıkım tehdidiyle karşılaşabiliyor.

Bu durum özellikle emekliler ve kırsalda yaşamını sürdürmek isteyen dar gelirli vatandaşlar açısından ağır sonuçlar doğuruyor.

Mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında denge aranıyor

Tartışmanın en kritik noktalarından biri, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki dengenin nasıl kurulacağı.

Bir tarafta kaçak yapılaşmanın, tarım arazilerinin parçalanmasının, ormanların ve doğal alanların korunması zorunluluğu bulunuyor.

Diğer tarafta ise yıllarca devlet kurumlarının bilgisi dahilinde veya gözleri önünde gelişen yapılaşmalar nedeniyle ortaya çıkan vatandaş mağduriyetleri var.

Dolayısıyla çözümün yalnızca “hepsini yıkalım” veya “hepsini affedelim” şeklindeki iki uç yaklaşım arasında sıkışmaması gerektiği belirtiliyor.

Uzmanların ve mağdur gruplarının beklentisi; yapı güvenliği, afet riski, tarım toprağının korunması, çevresel etkiler, kamu yararı ve mülkiyet hakkını birlikte değerlendiren kapsamlı bir planlama modeli oluşturulması.

“Sapla saman birbirine karıştı”

İmar Yasasına Takılanlar'ın itirazlarından biri de farklı nitelikteki yapıların aynı hukuki kategoriye sokulması.

Bir tarafta ticari amaçlı, yüksek maliyetli ve rant odaklı yapılaşmalar; diğer tarafta emekli bir vatandaşın kırsalda yaptığı küçük ev veya üretim alanı bulunabiliyor.

Dolayısıyla bütün yapıların aynı kategoride değerlendirilmesi, gerçek mağduriyetlerin görünmez hale gelmesine neden olabiliyor.

Bu nedenle mağdur vatandaşlar, yapılacak yeni düzenlemelerde yapıların niteliği, kullanım amacı, yapı güvenliği, arazi niteliği ve çevresel etkilerinin ayrı ayrı değerlendirilmesini istiyor.

“Mevzuat var, ancak denetim ve planlama sorunu çözülmedi”

Türkiye'de imar, toprak, mera ve orman alanlarını düzenleyen çok sayıda yasa ve yönetmelik bulunuyor.

İmar Kanunu'nun yanı sıra Toprak Koruma Kanunu, Mera Kanunu ve Orman Kanunu gibi düzenlemeler arazi kullanımının temel çerçevesini oluşturuyor.

Ancak mevcut sorunların yalnızca yeni bir yasa çıkarılarak çözülemeyeceği savunuluyor.

Asıl ihtiyacın, merkezi idare ile yerel yönetimlerin koordinasyon içerisinde çalıştığı, kırsal ve kentsel alanları birlikte değerlendiren, bilimsel verilere dayalı ve uzun vadeli bir arazi kullanım planlaması olduğu belirtiliyor.

Aksi halde bugün çözülen bir sorun, birkaç yıl sonra başka bir başlık altında yeniden ortaya çıkıyor.

İmar Yasasına Takılanlar ne istiyor?

İmar Yasasına Takılanlar ve Yapı Kayıt Belgesi mağdurlarının temel talepleri arasında, mevcut mağduriyetleri sona erdirecek kapsamlı bir yasal düzenleme yapılması bulunuyor.

Vatandaşların öne çıkan beklentileri şöyle sıralanıyor:

  • Yapı Kayıt Belgesi bulunan yapıların hukuki durumlarının yeniden ve adil biçimde değerlendirilmesi,
  • Belgesi iptal edilen vatandaşların mağduriyetlerinin incelenmesi,
  • Mülkiyet ve tapu sorunlarının çözülmesi,
  • Kendi tapulu arsası veya arazisi üzerindeki yapılar için makul ve uygulanabilir bir hukuki çerçeve oluşturulması,
  • Afet riski taşıyan yapıların güvenli hale getirilmesi,
  • Hazine arazileri üzerindeki Yapı Kayıt Belgeli yapıların satış süreçlerinin mağduriyet yaratmayacak şekilde düzenlenmesi,
  • Büyükşehir Yasası sonrasında mahalleye dönüşen köylerin imar sorunlarının çözülmesi,
  • Kırsal yerleşim alanları için bütüncül planlama yapılması,
  • Ticari amaçlı rant projeleri ile dar gelirli vatandaşların konut ihtiyacının birbirinden ayrılması,
  • Yeni düzenlemelerin geçici seçim vaatleri yerine kalıcı ve öngörülebilir bir hukuk sistemi oluşturması.

Asıl mesele hobi bahçesi değil, planlama krizi

Bugün kamuoyunun dikkatini çeken konu hobi bahçeleri olsa da, sorunun bundan çok daha büyük olduğu görülüyor.

Asıl mesele; Türkiye'nin kentleşme, kırsal yerleşim, tarım arazileri, konut, mülkiyet ve imar politikalarını uzun vadeli ve bütüncül bir anlayışla yönetememesi.

Bir dönem vatandaşın sorununu çözmek için çıkarılan düzenlemenin, sonraki dönemde yeni mağduriyetler oluşturması, aynı sorunların tekrar tekrar gündeme gelmesine neden oluyor.

Böylece “af”, “yeni düzenleme”, “başvuru”, “ödeme”, “belge”, “iptal” ve “yıkım” arasında gidip gelen bir döngü oluşuyor.

“Yara açılıyor, sonra yara bandı dağıtılıyor”

İmar Yasasına Takılanlar cephesinden bakıldığında, Türkiye'nin yıllardır yaşadığı temel sorunlardan biri de bu.

Önce plansız yapılaşmaya göz yumuluyor.

Ardından vatandaşın yapısına elektrik, su, yol ve çeşitli altyapı hizmetleri ulaşıyor.

Seçim dönemlerinde çözüm beklentisi yaratılıyor.

Daha sonra vatandaşlardan başvuru ve belge bedelleri alınarak yapıların kayıt altına alınması yoluna gidiliyor.

Ancak yıllar sonra aynı yapılar yeniden mevzuatın konusu haline geliyor.

Sonuçta vatandaş bir kez daha yasal düzenleme bekliyor.

Bu nedenle yeni düzenlemelerin yalnızca mevcut mağduriyeti geçici olarak gidermek yerine, gelecekte yeni mağduriyetlerin oluşmasını engelleyecek bir sistem kurması gerektiği belirtiliyor.

Deprem gerçeği göz ardı edilemez

Öte yandan yapılacak herhangi bir düzenlemenin yapı güvenliği boyutunun da ihmal edilmemesi gerekiyor.

Türkiye'nin deprem kuşağında yer alması nedeniyle ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapıların yalnızca mülkiyet açısından değil, can güvenliği açısından da değerlendirilmesi zorunlu.

Bu nedenle yeni bir Yapı Kayıt Belgesi sisteminin, “her yapı kayıt altına alınsın” anlayışıyla değil; yapıların teknik güvenliği, afet riski ve çevresel etkileri üzerinden oluşturulması gerektiği savunuluyor.

İmar Yasasına Takılanlar'ın gündeme getirdiği yeni teklif açısından da “afet risklerine karşı dirençli olma” şartı bu nedenle kritik önem taşıyor.

Yeni teklif ne getiriyor?

Gündemdeki teklifin yasalaşması halinde, kişinin kendi tapulu arsa veya tarlasına 31 Aralık 2023'ten önce yaptırdığı ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapıların, afet risklerine karşı dirençli olması koşuluyla Yapı Kayıt Belgesi kapsamına alınabilmesinin önü açılabilecek.

Bunun yanında Hazine taşınmazları üzerinde bulunan Yapı Kayıt Belgeli yapıların, belge sahipleri ile kanuni veya akdi haleflerine satışına ilişkin sürenin uzatılması hedefleniyor.

Teklifin Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu ile Plan ve Bütçe Komisyonu'na sunulması ise sürecin Meclis boyutunda takip edildiğini gösteriyor.

Ancak teklifin nasıl şekilleneceği, hangi yapıların kapsam içerisinde tutulacağı, hangi yapıların kapsam dışında kalacağı ve uygulamanın mevcut mağduriyetleri ne ölçüde gidereceği Meclis'teki komisyon görüşmeleri ve nihai düzenlemeyle netleşecek.

“Türkiye bu kısır döngüye daha ne kadar katlanabilir?”

İmar Yasasına Takılanlar'ın gündeme getirdiği sorun, aslında yalnızca birkaç milyon vatandaşın tapu veya yapı problemi değil.

Mesele, Türkiye'nin 25 yıllık kentleşme ve arazi yönetimi politikasının nasıl bir toplumsal sonuç ürettiği sorusunu da beraberinde getiriyor.

Bir yanda imar rantının büyüdüğü kentler, diğer yanda planlama sorunları nedeniyle hukuki belirsizlik yaşayan kırsal mahalleler bulunuyor.

Bir yanda yüksek maliyetli konut projeleri ve büyük yatırım alanları, diğer yanda hayatının birikimiyle köyüne küçük bir ev yapan emekli vatandaş var.

Bir yanda seçim dönemlerinde verilen büyük vaatler, diğer yanda yıllar sonra bu vaatlerin hukuki güvence olmadığı gerçeğiyle karşılaşan insanlar bulunuyor.

Bu nedenle tartışmanın yalnızca “imar affı çıkarılsın mı, çıkarılmasın mı?” noktasında tutulması, sorunun özünü kaçırma riski taşıyor.

Asıl ihtiyaç; imar politikalarının siyasi dönemlere göre değişmeyen, bilimsel planlamaya dayanan, mülkiyet hakkını koruyan, kamu yararını gözeten, afet risklerini dikkate alan ve vatandaşın hukuki güvenliğini sağlayan kalıcı bir sisteme kavuşturulması.

Aksi halde bugün Yapı Kayıt Mağdurları olarak ortaya çıkan toplumsal kesimlerin yerini yarın başka üç harfli mağduriyetlerin alması kaçınılmaz hale gelebilir.

İmar Yasasına Takılanlar Derneği Genel Başkanı İbrahim Hacıoğlu'nun “25 yılda milyonlarca mağdur yaratıldı” sözleri de tartışmanın özünü ortaya koyuyor:

Türkiye'nin artık yeni bir geçici af değil, yeni mağduriyetler üretmeyecek kalıcı bir imar ve mülkiyet politikası oluşturması gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca bir binanın ruhsatı, bir parselin imarı ya da bir tapunun statüsü değil; milyonlarca insanın evine, toprağına, mülkiyetine, emeğine ve geleceğine ilişkin hukuki güvenlik beklentisi.

Ve bu beklentinin daha fazla ertelenmesi, yıllardır biriken toplumsal tepkinin yeni bir mağduriyet dalgasına dönüşmesi riskini beraberinde getiriyor.

Kaynak: HABER MERKEZİ

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır. Hakaret ve reklam içerenler onaylanmaz.
Sonraki haber yükleniyor…

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.

Marka Flower Çiçekçi